idare mahkemesine anayasaya aykırılık başvurusu

   
                                                    Yürütmeyi Durdurma Ve Duruşma İstemlidir
   




                     .......... İDARE MAHKEMESİ BAŞKANLIĞI’NA




DAVACI :..............


VEKİLİ :.............................


DAVALI :Sağlık Bakanlığı- Ankara


D. KONUSU : Müvekkile uygulanan devlet hizmeti yükümlülüğü işleminin yürütülmesinin durdurulması ve iptali ile bu işlemin dayanağı olan, 05.07.2005 gün ve 25866 Sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 5371 Sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu, Sağlık Personelinin Tazminat Ve Çalışma Esaslarına Dair Kanun, Devlet Memurları Kanunu Ve Tababet Ve Şuabatı San'atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun ile Sağlık Bakanlığının Teşkilat Ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile Sağlık Hizmetleri Temel Kanununa eklenen Ek madde 3,4,5,6 ve Geçici 6. maddeye ilişkin Anayasaya aykırılık iddiamız ciddi bulunarak dosyanın incelenmek üzere Anayasa Mahkemesine gönderilmesine karar verilmesi istemidir.


T. TARİHİ : ......................


AÇIKLAMALAR :

Sağlık Bakanlığı tarafından, 25 Ağustos 1981 gün ve 17439 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren 2514 Sayılı Bazı Sağlık Personelinin Devlet Hizmeti Yükümlülüğüne Dair Yasa ile, bazı sağlık personeline devlet hizmeti yükümlülüğü getirilmiş ve 24.7.2003 tarihine kadar sadece hekimleri kapsar bir biçimde 22 yıl uygulanmıştır.

24.7.2003 tarihinde yürürlüğe giren 4924 sayılı Kanun ile 2514 sayılı Kanun yürürlükten kaldırılmış ve zorunlu çalıştırma uygulamasına son verilmiştir.
05.07.2005 gün ve 25866 Sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 5371 Sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu, Sağlık Personelinin Tazminat Ve Çalışma Esaslarına Dair Kanun, Devlet Memurları Kanunu Ve Tababet Ve Şuabatı San'atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun ile Sağlık Bakanlığının Teşkilat Ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile Sağlık Hizmetleri Temel Kanununa eklenen Ek madde 3,4,5 ve 6. madde ile zorunlu çalıştırma uygulaması yeniden getirilmiştir.
Aynı Yasaya eklenen geçici 6. madde ile “Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte tıp fakültelerinde öğrenim görenler ile tıpta uzmanlık ve yan dal uzmanlık eğitimi yapmakta olanlar bu Kanunun ek 3 üncü maddesi hükümlerine göre Devlet hizmeti yapmakla yükümlüdürler” düzenlemesi yapılarak Yasanın kapsamı belirtilmiştir.
Ek 3. maddede “..İlgili mevzuata göre yurt içinde veya yurt dışında öğrenimlerini tamamlayarak tabip, uzman tabip ve yan dal uzmanlık eğitimini tamamlayarak uzman tabip unvanını kazananlar, her eğitimleri için ayrı ayrı olmak kaydı ile..” devlet hizmeti yükümlülüğüne tabi olacakları ile yükümlülük süresinin hesabında “...Yıllık, mazeret ve hastalık izinli geçirilen günler ise yükümlülük süresine ilave edilir.” düzenlemesine yer verilmiştir.
Ek 4. maddenin son fıkrasında ise “ ...Devlet hizmeti yükümlülüğü kapsamındaki personel, bu görevlerini tamamlamadan mesleklerini icra edemezler.” hükmü bulunmaktadır.

HUKUKA AYKIRILIK NEDENLERİ

1- Anılan Yasa ile Tıp Fakültesinden mezun olan her hekim, Sağlık Bakanlığı bünyesinde veya onun onay verdiği kurumlarda kamu hizmetine girmeye zorunlu tutulmakta, bu zorunluluğa uymayan veya uymak istemeyen bütün hekimler hiçbir biçimde ve hiçbir yerde hekimlik yapamamaktadır. Bu uygulamanın ise sağlık personelinin ülkede dengeli dağılımını sağlamak amacı ile yapıldığı belirtilmektedir.
Zorunlu devlet hizmeti yükümlülüğü uygulaması ve bu uygulamanın dayanağı olan ve bir bütün olarak zorunlu devlet hizmeti yükümlülüğünü düzenleyen 5371 Sayılı Yasa hükümleri ile değişik 3359 sayılı Yasa hükümleri ;
Anayasa’nın 2. maddesinde öngörülen sosyal hukuk devleti ilkesine aykırıdır.
5. maddesinde devletin temel amaç ve görevleri arasında yer alan “...kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya,insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamak” ödevi ile bağdaşmamaktadır.
10. maddesinde düzenlenen eşitlik ilkesine aykırıdır.
11. maddede öngörülen Anayasanın Bağlayıcılığı ve Üstünlüğü ilkesine aykırıdır.
13. Madde de belirtilen sınırlama ilkelerine aykırıdır.
18. Maddede belirtilen zorla çalıştırma yasağına aykırıdır.
27. Madde de düzenlenen Bilim ve Sanat hürriyetine aykırıdır.
42. Maddede öngörülen Eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevine aykırıdır.

Anayasanın başlangıç bölümünün 6. paragrafında yer alan “Her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak...onurlu bir hayat sürdürme ve maddi ve manevi varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu” düzenlemesine aykırıdır.
2-Anılan Yasa hükümleri ile hekimlere, eğitim gördükleri okullardan mezun olduktan sonra zorunlu çalışma uygulaması getirilmiş, bu zorunlu çalışmayı, Sağlık Bakanlığı bünyesinde yada onun tasvip edeceği kurumlarda yapma zorunluluğu öngörülmüş, zorla çalışmayı tamamlamadan hiçbir biçimde çalışamayacakları, mesleklerini serbest olarak yapamayacakları ve bu yasağın süresiz olduğu belirtilmiştir. Yasa hükümleri Anayasanın 18. Maddesinde belirtilen zorla çalıştırılmama hakkını ortadan kaldırmıştır.
Bilindiği üzere bir çok çağdaş demokratik toplumların Anayasalarında, sanat ve bilim ile araştırma ve eğitim özgürlüğü yasa ile sınırlama, düzenleme, müdahale olanakları tanınmadan garanti altına alınmıştır. 2514 sayılı Yasa ile eğitim hakkı ve özgürlüğü ile bilim ve sanat özgürlüğü sınırlandırılmıştır. Çünkü zorunlu olarak Sağlık Bakanlığı kadrolarında ya da onun tasvip edeceği kuruluşların kadrolarında çalışmak istemeyen kişilerin tıp fakültesinde eğitim görme ve mezun olduktan sonra tıpta uzmanlık eğitimi görme bu eğitim sonucunda elde ettikleri mesleki bilgilerini uygulama hakları ellerinden alınmıştır.
Zorla Çalıştırılmama hakkını ortadan kaldıran ,eğitim ve öğrenim hakkı ile bilim sanat özgürlüğüne 5371 sayılı yasa ile getirilen sınırlamalar, başta da belirtildiği üzere Anayasa’nın 2. maddesine,5. maddesine,11. maddesine,13. maddesine aykırıdır.
3-Anayasa’nın 13. maddesi uyarınca temel hak ve özgürlükler, Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olarak ancak yasa ile sınırlanabilir, sınırlama demokratik toplum düzeni gereklerine aykırı olamayacağı gibi öngörüldüğü amaç dışında da kullanılamaz. Sınırlamanın sınırlarını belirleyen bu düzenleme, hukuk devleti olmanın sonucudur. Bir Anayasa Mahkemesi kararında da belirtildiği üzere;“özgürlükçü olmak yanında, hukuk devleti olmak ve kişiyi ön planda tutmak da aynı rejimin ögelerindendir...Bu anlayış içinde özgürlüklerin yalnızca ne ölçüde kısıtlandığı değil, kısıtlamanın koşullar, nedeni yöntemi, kısıtlamaya karşı öngörülen kanun yolları, hep demokratik toplum düzeni kavramı içerisinde değerlendirilmelidir. Özgürlükler ancak; istisnai olarak ve demokratik toplum düzeninin sürekliliği için zorunlu olduğu ölçüde sınırlandırılabilir. Demokratik hukuk devletinde,güdülen amaç ne olursa olsun, özgürlük kısıtlamalarının bu rejimlere uygun olmayan yöntemlerle yapılmaması ve belli bir özgürlüğün kullanılmasını ortadan kaldıracak düzeye vardırmamasıdır”(AMK. E.1985/8, K.1986/27- 26.11.1986)
Anayasa Yargısı kararlarında da belirtildiği üzere , temel hak ve özgürlüklere yönelik sınırlamaların; orantılılık ilkesi açısından aracın kullanılması amaca ulaşmak için elverişli olmalıdır. “Elverişlilik devletin müdahale ile yarattığı durum ile güdülen amacın gerçekleşmiş olarak değerlendirildiği durumun, günlük yaşam deneyimlerinden çıkarılan bir nedensellik bağı içinde bulunmaları anlamına gelmektedir”. Prof. Dr. Zafer Gören, Anayasa Hukukuna Giriş,1997 İzmir 1.Baskı sh.365

Aracın kullanılması amaca ulaşmak için zorunlu (gerekli ) olmalıdır. “Zorunluluk, müdahale ile yaratılan durum dışında devletin daha büyük zahmete girmeden yaratabileceği başka bir durumun olmaması, bu durumun vatandaş için daha az külfetli olması, bu durumun güdülen amacın gerçekleşmiş olarak değerlendirildiği durumla günlük yaşam deneyimlerinden çıkarılan bir nedensellik bağı içinde olması demektir.” Prof. Dr. Zafer Gören, Anayasa Hukukuna Giriş,1997 İzmir 1.Baskı sh.365
Müdahale veya tecavüzün birey bakımından anlamı ile güdülen amacın doğru değerlendirilmiş, iyi tartılmış bir ilişki içinde olması istenmektedir.
4-5371 Sayılı Yasanın devlet hizmeti yükümlülüğünün getirilmesine ilişkin gerekçesinde ; “Bilindiği üzere, 21.8.1981 tarihinde kabul edilen 2514 sayılı Bazı Sağlık Personelinin Devlet Hizmeti Yükümlülüğüne Dair Kanun ile, tabip ve uzman tabiplere muhtelif fasılalarla 24.7.2003 tarihine kadar Devlet hizmeti yükümlülüğü uygulanmıştır.
24.7.2003 tarihinde yürürlüğe giren 4924 sayılı Kanun ile emsallerine göre daha yüksek ücret ödenmek suretiyle söz1eşmeli statüde sağlık personeli çalıştırılması öngörülerek 2514 sayılı Kanun yürürlükten kaldırılmış ve zorunlu çalıştırma uygulamasına son verilmiştir.
Ancak, özendirilerek gönüllü çalıştırma esasına dayanan 4924 sayılı Kanunun yaklaşık iki yıllık uygulamasında diğer sağlık personelinde yeterli istihdam sağlanmakla birlikte, uzman ve pratisyen hekim istihdamında istenen sonuç elde edilememiş ve ihtiyaç karşılanamamıştır.
Nitekim, iki yıllık süre içerisinde ilan edilen toplam 1081 sözleşmeli uzman tabip pozisyonuna 200 uzman tabip yerleştirilebilmiş ve bunlardan 136'sı göreve başlamıştır. Pratisyen tabiplerde kısmen başarı sağlanmakla beraber ihtiyaç tam olarak karşılanamamış, aynı süre içerisinde ilan edilen 3524 sözleşmeli pratisyen tabip pozisyonuna 2191 kişi yerleşmiş ve bunlardan 1565 pratisyen tabip göreve başlamıştır. Aynı dönemde 657 sayılı Devlet Memurları Kanununa tabi olarak hizmete alınan uzman hekim sayısı 386, pratisyen hekim sayısı ise 855'tir. Oysaki, Devlet hizmeti yükümlülüğünün uygulandığı 2002 yılında 1425 uzman hekim, 2735 pratisyen hekim istihdamı sağlanmıştır. Bu durum göstermektedir ki, getirilen bütün teşvikler ve özellikle hekim ihtiyacı had safhada olan kalkınmada öncelikli yörelerde ödenen yüksek ücretler buralara yeterli talebin olmasını sağlayamamıştır”sözlerine yer verilmiştir.
Oysa bu gerekçe gerçekliği ifade etmemektedir. Çünkü Sağlık Bakanlığı tarafından hekimler, 657 sayılı Yasaya tabi memur kadrosu yerine iş güvencesi ve özlük hakları yönünden çok daha olumsuz düzenlemelere sahip olan sözleşmeli personel olarak çalışmaya zorlanmışlardır. Hekimler görece ücretin yükseldiği ancak, iş güvencesi ve diğer sosyal hakların ya ortadan kaldırıldığı ya da oldukça azaltıldığı bir personel statüsünde çalışmak istememişlerdir.
4924 Sayılı Yasa ile açıktan atamalar konusunda 3359 sayılı Yasaya Ek 1. madde eklenmiştir. Bu maddedeKamu kurum ve kuruluşlarının uzman (T.U.T.G.), uzman tabip, tabip, diş tabibi ve eczacı kadrolarına yapılacak açıktan atamalar, açıktan atama izni alınmaksızın mevzuatta öngörülen işlemlerin tamamlanmasından sonra sınavsız ve kura ile yapılır.
Klinik şefi, klinik şef yardımcısı, başasistan ve asistan kadrolarına, açıktan atama izni alınmaksızın ilgili mevzuatı çerçevesinde atama yapılır. Kura yoluyla yapılacak atamalara ilişkin usul ve esaslar Sağlık Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.kuralı getirilmiştir.
Sağlık Bakanlığı tarafından bu yönetmelik Yasanın yayımından tam 7 ay sonra 15.02.2004 günü Resmi Gazetede yayımlayarak yürürlüğe konulmuştur.
Oysa 4924 sayılı aynı Yasa ile çıkarılması öngörülen, Sözleşmeli Sağlık Personeli Atama ve Nakil Yönetmeliği ise 2 Eylül 2003 gün ve 25217 Sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe konulmuştur. Üstelik bu Yönetmelik sağlık personelinin görevlendirilmesi konusunda oldukça yeni hükümleri içermesi nedeniyle daha uzun sürede hazırlanması sözkonusu olabilecek iken hızla çıkarılmıştır.
Sağlık Bakanlığı, esasen hekimleri 657 sayılı Yasaya tabi memur olarak atamak istememiş, sözleşmeli çalıştırmak istemiş, ancak büyük oranda hekimlerin sözleşmeli çalışmak istememeleri nedeniyle, boş kadrolara uzun süre atama yapmamıştır. Hatta 07288 sayılı ve 22.01.2004 günlü adsız düzenleyici işlem ile Sağlık Bakanlığı, bünyesinde boş bulunan 1018 adet uzman hekim kadrosuna ilk defa uzman olarak atanacakları, Sağlık Bakanlığı Eğitim Hastanelerinden uzmanlık eğitimi görerek uzman olan hekimler ile sınırlı tutmuş, Tıp Fakültelerinde uzmanlık eğitimi gören uzman hekimleri bu atamalara dahil etmemiş, başvurularını almamıştır. Nitekim atama başvurularının sınırlandırılmasına ilişkin bu işlemin iptali istemi ile açılan Danıştay 5. Dairesinin 2004/1245 E. Sayılı dosyasında Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu tarafından yürütmenin durdurulmasına karar verilmiştir. İleri sürüldüğü gibi zorunlu hizmet sağlık hizmeti sunumunda son seçenek olarak kalan bir uygulama olmayıp, Sağlık Bakanlığı tarafından tercih edilerek hekimlerin temel hak ve özgürlüklerini ihlal eden bir uygulamadır.
Yukarıda belirtilen temel hak ve özgürlükleri sınırlayan ve bazılarını ortadan kaldıran 5371 sayılı Yasa ile getirilen devleti hizmeti yükümlülüğü (mecburi hizmet), sağlık hizmetlerinin dağılımındaki bozukluğu düzeltmek amacı ile getirildiği belirtilmektedir.. Ancak daha önce 2514 Sayılı Yasa’nın uygulandığı 22 yıl boyunca bu bozukluk ortadan kalkmadığı gibi, başka sorunların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Şöyle ki;
Hekimler de dahil ülkemizdeki sağlık insan gücünün büyük oranda istihdamını Sağlık Bakanlığı belirlemektedir. Yine sağlık insan gücünün çok büyük bir bölümü doğrudan Sağlık Bakanlığı kadrolarında çalışmaktadır.
Sağlık Bakanlığı bünyesinde İnsangücü Geliştirme Bölümü tarafından 1995 yılında bir araştırma yapılmış ve bu araştırma sonucunda bir rapor yayınlanmıştır. Bu raporda yer alan bazı tespitleri göre;
  Sağlık Bakanlığı istihdam konusunda sorumlu ve yetkili olduğu halde bu konuda planlama yapmamıştır.
    İhtiyacı belirlemede bilimsel kıstaslar kullanılmadığından ve politik tercihler ön plana çıktığından, istihdam da pek çok sorunla karşılaşılmaktadır. Mevcut durumda standart kadrolar ihtiyaç ve işlevlere göre değil, nüfus ve yatak sayılarına göre belirlenmektedir.
  Türkiye’de sağlık insan gücünün bölgeler arası dağılımı dengesizdir. Farklılıklar sadece kır-kent arasında değil, doğu-batı arasında mevcuttur.
  Coğrafi dağılımdaki dengesizliğin nedenleri arasında sağlık kurum ve kuruluşlarının dağılımındaki dengesizliğin yanısıra dağılım sorunlarının kaynağında yatan asıl etken yerleşim yerlerinin gelişmişlik düzeyidir.
  Sağlık insan gücündeki sayısal gelişmelere rağmen halen coğrafi , mesleki ve fonksiyonel dağılıma ilişkin problemler sürmektedir.
  Temel Sağlık Hizmetleri veren sağlık ocaklarına, ülkenin doğusuna ve kırsal kesime personel sağlanmasında izlenen başlıca yöntem mecburi hizmettir. Bu uygulamada personel hareketliliğinin ve mesleki tatminsizliğin hizmete yansımasından ileri gelen sorunlar çözülememiştir.
    Coğrafi dağılımı dengelemek için son on yılda iki ana politika izlenmiştir.
1.       Sağlık personeli sayısını arttırmak: Bu uygulamada sağlık personelinin işlevleri, iş yükleri ve kalitesi gözönüne alınmadan yapıldığından istenilen sonucu verememiştir.
2.       Zorunlu Hizmet: Gelişme düzeyi düşük olan bölgelerdeki açığı kapatmak için 1980’li yılların başında 2514 Sayılı Yasa ile hekimler için zorunlu hizmet uygulaması getirilmiştir. Bu politika hizmet kalitesi ve sağlık personelinin iş doyumu ile ilgili sorunlar yaratmıştır.
Sağlık Bakanlığı raporunda yer alan çözüm önerileri ise şunlardır;
 Mevcut sistemdeki sorunların giderilebilmesi için sağlık insan gücü politikalarının geliştirilmesinde, hedeflerin saptanmasında, hizmet organizasyonunda ve uygulamada köklü değişikler gereklidir. Planlama, eğitim ve istihdam fonksiyonlarının tutarlı bir insan gücü politikası çerçevesinde yürütülmesi ve çalışma koşulları, hizmet kalitesi konusunda bir denetim mekanizmasının kurulması gereklidir. Ayrıca hizmetin etkinliği açısından istihdamda yerel insiyatifin arttırılması ve istihdamda zorlayıcı yöntemlerin bırakılması gereklidir.
  İhtiyaca ve kullanıma dayalı olarak genel hedefler belirlenmelidir.
 Sağlık personelinin sayıca az olduğu bölgelerde ayrıcalıklar ve ek sosyal haklar sağlanabilir.
   Az gelişmiş yörelerde istihdamı özendirmek amacıyla Türkiye’deki tüm ilçelerin çekicilik düzeylerine göre endekslenerek sıralanması, ve bu sıralama sonucu belirlenecek katsayıların ücretlendirmede kullanılması da vardır.
  Ülkedeki dengesiz dağılımın azaltılması açısından daha etkili bir politika ücretlendirme sisteminin personelin az olduğu bölgelerde çalışmayı ödüllendirici nitelikte olmalıdır.
Ülkemizde hekim ve diğer sağlık çalışanlarının dengesiz dağılımı sorununu, sağlık hizmeti sunmak için gerekli altyapının sağlanmasından bağımsız düşünmek olanaksızdır. Yıllarca sürdürülen “mecburi hizmet” uygulaması da Sağlık Bakanlığı raporlarına da yansıdığı üzere sağlık hizmetlerinin ülkeye dengeli dağılımını sağlayamamıştır. Bilindiği üzere sağlık hizmeti hekimden ibaret değildir. Yine sürdürülen uygulamalar göstermiştir ki; istihdam politikaları sosya-ekonomik yapıdaki farklılıkları değerlendirip, az gelişmiş bölgelerdeki eksiklikleri giderici önlemler alacak şekilde geliştirilmez ise, sağlık alt yapısının ve insan gücünün dağılımındaki dengesizlikler devam edecektir.
5-Öte yandan Sağlık Bakanlığı 08.06.2004 gün ve 25486 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe koyduğu “Sağlık Bakanlığı Atama ve Nakil Yönetmeliği” ile “Sağlık Bakanlığının sağlık hizmetleri sınıfına dahil personelinin ilk defa atamalarında ile nakillerinde, hizmetin gerekleri esas alınarak atamayı belirli kurallara bağlamak, hizmette verimliliği arttırmak ve yurdun değişik hizmet bölgeleri ve alanlarında görev yapmalarını sağlayarak, hizmetin yaygınlaşmasını temin etmek ve sağlık insan gücü alanında bölgeler arası eşitsizliği ortadan kaldırmak üzere uyulacak usul ve esasları” belirlemiştir. Yönetmelik hükümleri ile Türkiye bölgelere ayrılmış, her hizmet bölgesi için zorunlu asgari çalışma süreleri öngörülmüştür. Zaten 657 Sayılı Yasa ve ilgili diğer hukuksal mevzuata dayanılarak hazırlanan bu yönetmelik ile Sağlık Bakanlığı kendi kadrolarında çalışan ve çalışmaya başlayacak olan sağlık personeline, belli bölgelerde belli sürelerle çalışma zorunluluğu getirmektedir. Esasen yanlış istihdam politikalarına dayalı atamalar, özendirici tedbirlerin yokluğu ve yukarıda belirtilen sağlık alt yapısına ait sorunlar nedeniyle sağlık hizmeti sunumundaki dengesizlikler giderilememiştir. “Sağlık hizmeti sunumundaki dengesizlik ve hekim dağılımındaki dengesizlik sorununun çözülmesi” amacı bu zorunlu hizmetin uzun yıllar süren uygulaması ile gerçekleşmediği görülmüştür. 5371 sayılı Yasa ile getirilen devlet hizmeti yükümlülüğü ile eğitim hakkına, bilim ve sanat hakkına amaca uygun olmayan, üstelik bu amaç içinde zorunlu ve gerekli olmayan sınırlama getirilmiştir. Zorla çalıştırılmama hakkı ortadan kaldırılmıştır. Bu sınırlamaların ve müdahalenin 13. madde de öngörülen demokratik toplum düzeni gereklerine aykırı olduğu açıktır.
6- Anılan Yasa dışında Türkiye Cumhuriyeti Yasalarında, hiçbir meslek grubuna, herhangi bir burs vb. karşılığı devletin eğitim giderlerini karşıladığı öğrenciler dışında devlet hizmeti yükümlülüğü getirilmemiştir. Hele bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde hiçbir biçimde ve hiçbir yerde mesleklerini yapamayacaklarına dair bir düzenlemeye yer verilmemiştir.
Yasanın ek 3. maddesi ile Anayasa’da kabul edilen dinlenme hakkı kapsamında “yıllık izin” süresi bile hizmet süresine dahil edilmemektedir. Tıp fakültesi mezuniyeti, uzmanlık eğitimi sonrası ve yan dal uzmanlık eğitimi sonrası olmak üzere bir hekime üç kez ayrı ayrı devlet hizmeti yükümlülüğü getirilerek, hekimlerin bilimsel çalışmalara katılmaları teşvik değil adeta cezalandırılmakta, Bilim ve Sanat hakkı ihlal edilmektedir.
Kapsam maddesinin düzenlendiği geçici 6. maddesinin uyarınca da, aynı yıl tıp fakültesine veya uzmanlık eğitimine başlayan öğrencilerin kurumlarında uygulanan akademik takvim farklılıkları nedeniyle , bir bölüm öğrenci Yasanın yürürlüğünden kısa bir süre önce mezun olarak devlet hizmeti yükümlülüğünden kurtulmuş, ancak takvimi uzayanlar ise bu yasanın kapsamına girmişlerdir. 5371Sayılı yasa, özellikle de uygulaması yönünden hekimlere yönelik bir yükümlülük getirerek, Anayasa’nın genel eşitlik ilkesinin düzenlendiği 10. maddesine aykırılık taşımaktadır. Eşitlik ilkesi gereği eşit ya da farklı davranmanın sosyal hukuk devleti ilkelerine uygun objektif nedenlerinin olması gereklidir.
7-Anayasaya aykırı olan 5371 Sayılı Yasa’nın devlet hizmeti yükümlülüğüne ilişkin anılan hükümlerinin müvekkile uygulanması işlemi açıkça hukuka aykırıdır. Uygulanması halinde giderilmesi güç zararların doğacağı açıktır. Bu nedenle yürütmenin durdurulmasına karar verilmesin istemek zorunda kalmış bulunuyoruz.


HUKUKİ NEDENLER : Anayasa,İYUK ve sair ilgili mevzuat.


DELİLLER : Ekte sunulan belgeler ilgili hukuksal deliller.


İSTEM SONUCU : Yukarıda belirtilen ve resen tespit edilecek nedenler karşısında, 05.07.2005 gün ve 25866 Sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 5371 Sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu, Sağlık Personelinin Tazminat Ve Çalışma Esaslarına Dair Kanun, Devlet Memurları Kanunu Ve Tababet Ve Şuabatı San'atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun ile Sağlık Bakanlığının Teşkilat Ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile Sağlık Hizmetleri Temel Kanununa eklenen Ek madde 3,4,5,6 ve Geçici 6. maddelerin Anayasa’ya aykırılığına ilişkin gerekçelerimizin “ciddiliği” gözönünde tutularak, dosyanın Anayasa Mahkemesine gönderilmesine, Bu hükümler uyarınca müvekkilin devlet hizmeti yükümlülüğüne tabi tutulması işleminin yürütmesinin durdurulmasına ve iptaline,yargılama giderleri ile vekalet ücretinin davalı idareye yükletilmesine karar verilmesini vekaleten saygılarımla diler ve isterim.


müzekkere örneği




YAPI KREDİ BANKASI OPERA ŞUBESİ
ANKARA

Mahkememizin ilgi sayılı dosyası ile .............. tarihinde yapılan duruşmasında davalı ........Konut Yapı Kooperatifinin bankanız nezlindeki kayıtlarının celbine karar verilmiş olup,

...........  hesap numaralı müşteriniz olan davalı Kooperatiin kayıtlarının duruşmanın bırakıldığı ............ tarihinden önce dosyamıza ibrazı ivedikle rica olunur.  


HAKİM
...........



müzekkere örneği





 T.C
ANKARA 11.SULH HUKUK MAHKEMESİ

Dosya No: ..............  E

YAPIKREDİ BANKASI ÇANKAYA ŞUBESİ
ANKARA

Mahkememizin ilgi sayılı dosyası ile ...............  tarihinde yapılan duruşmasında

Davalı .................. aleyhine ikame edilen davada ................. üye işyeri numarası ile ................... tarihinden itibaren ............... tarihleri arasında yapılan post cihazı ile yapılan çekilen miktarların ve post cihazı ile çekilen paraların nerelere ve kimlere ne miktarda ödendiğinin sorulmasına karar verilmiş olup,

Karar gereğinin duruşmanın bırakıldığı ................. tarihinden önce ivedikle icrası rica olunur. ............


ELDEN TAKİP YETKİLİDİR                                                                    HAKİM ...........





müzekkere örneği



T.C
ANKARA ....İŞ MAHKEMESİ

Dosya No: ......./...... E




TÜRK TELEKOM  ............ ŞUBE MÜDÜRLÜĞÜNE
                                                                                            ANKARA


Mahkememizin ilgi sayılı dosyası ile ................ tarihinde yapılan duruşmasında

0312 ........... no lu telefonun......./....../...... tarihinde kim adına kayıtlı olduğu ve 0... ........ ve ............. nolu telefonların ....../...../...... kim adına kayıtlı olduğu ve kurulu adresinin bildirilmesinin istenmesine karar verilmiş olup,

Karar gereğinin duruşmanın bırakıldığı ............. tarihinden önce ivedikle icrası rica olunur.

                                                                                                           ..../..../.....


HAKİM



sigortalılık süre tespiti talep dilekçesi



BAĞ-KUR İL MÜDÜRLÜĞÜNE
...................



Kurumunuz .................................... Bağ-no’lu sigortalısıyım. Meslek kuruluşundaki kaydım ..................... tarihine kadar / halen devam etmekle birlikte bağımsız çalışmamın karinesi olan vergi mükellefiyetim ekteki sigortalılık belgesinde belirtilmiştir. Kurumunuzdaki sigortalılık süremin, kendi nam ve hesabıma bağımsız çalıştığım vergi mükellefiyet sürelerime göre tesbit edilmesini arz ederim.


Adres: Adı soyadı : ................................
..................................... İmza : ...............................
..................................... Tarih : .../.../.......
.....................................
.....................
Telefon no:
EKLER:
EK-1 Bağ-Kur sigortalılık belgesi (10.008)
EK-2 Sigortalılık tespit belgesi (10.014)

STANDART

işçilik alacakları dava bilgi formu


   İŞÇİLİK ALACAKLARI DAVA BİLGİ FORMUDUR



İŞÇİNİN ;

1.Adı Soyadı  :
2. TC. Kimlik No :
3. Email adresi :

4. İşverenin adı (tam ünvanı) :
    (Tebligat adresi)


5. işçi SSK Sicil No : 
6. İşçi iletişim :    Gsm :                                        Ev tel:
                           Adres:

7. Çalışma dönemi (işe giriş ve çıkış tarihi):
8. Sendika varsa ismi ve üyelik tarihi :

9. Görevi - Ünvanı  :
10. Öğrenim durumu ve meslekteki kıdemi :

11. Son aylık net ücreti :
12. Varsa eksik maaş-fark-prim alacağı miktarı :

13. Varsa daha önceki fesih, tarihi-sebebi :

14. Kullanmadağınız izinler :
15. İkramiye sayısı tutarı , zamanı:
16. Fazla mesai çalışma varsa günlük saatleri: (haftalık olarak ortalama bir süre verilir)

17. Haftalık izin kullanıyor mu, günleri:

18. Dini-Milli Bayram çalışması :
19. Servis-Yemek uygulaması :

20.Diğer sosyal yardımlar: (kıyafet yakacak ve adet olmuş diğer..)

21. İş akdinin fesih şekli                 :




                                                                                              Bilgiler Tarafıma Aittir (el yazısı)
                                                                                              İsim:

                                                                                              imza:

Ek: Nüfus Cüzdanı arkalı önlü fotokopisi

avukatların dava dosyalarından belge örneği istemi

T.C.
ADALET BAKANLIĞI
Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü

SAYI   :                                                                                                   ANKARA
KONU :Avukatların dava dosyalarından                                                                              ..../..../20..
              belge örneği istemeleri
              

……………. CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞINA


İLGİ : ................... gün ve .......... sayılı yazınız.

            İlgi yazınız ekinde alınan Avukat ……..’a ait ..................... tarihli dilekçe ve konu incelendi.

            Bilindiği gibi;

1136 sayılı Avukatlık Kanununun 4667 sayılı Kanunla değişik 2 nci maddesinin    3 üncü fıkrasında “Yargı organları, emniyet makamları, diğer kamu kurum ve kuruluşları ile kamu iktisadi teşebbüsleri özel ve kamuya ait bankalar, noterler, sigorta şirketleri ve vakıflar avukatlara görevlerinin yerine getirilmesinde yardımcı olmak zorundadır. Kanunlarındaki özel hükümler saklı kalmak kaydıyla bu kurumlar avukatın gerek duyduğu bilgi ve belgeleri incelemesine sunmakla yükümlüdür. Bu belgelerden örnek alınması vekaletname ibrazına bağlıdır. Derdest davalarda müzekkereler duruşma günü beklenmeksizin mahkemeden alınabilir.”

            Sözü edilen Kanunun 4667 sayılı Kanun ile değişik 46 ncı maddesinde de “Avukat işlerini kendi sorumluluğu altındaki stajyeri veya yanında çalışan sekreteri eliyle de takip ettirebilir, fotokopi veya benzeri yollarla örnek aldırabilir. Avukatın onanmasını istemediği örnekler harca tabi değildir.

            Avukat veya stajyer, vekaletname olmaksızın dava ve takip dosyalarını inceleyebilir. Bu inceleme isteğinin ilgililerce yerine getirilmesi zorunludur. Vekaletname ibraz etmeyen avukata dosyadaki kağıt ve belgelerin örneği veya fotokopisi verilmez.”

Hükümleri yer almaktadır.

Diğer taraftan;

Davanın tarafları, vekilleri ve ilgililerinin dava dosyalarını inceleme usulü ile ilgili olarak Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 157 nci maddesinde ise “Zabıt katibi hakimin nezareti ve emri altındadır. Her iki taraf veya vekilleri dava dosyasını tetkik ve mütalaâ edebilirler.

Hukuk ve Ticaret Mahkemelerinin Yazı İşleri Yönetmeliğinin 39 uncu maddesinde  “Hukuk Usulünün 157 nci maddesinde yazılı kimseler dosyayı tutanak yazıcısının yanında okuyabilirler.

Müracaatın çokluğundan iş durumuna göre kalem şefi veya muavini okunmaya bakma işine diğer yazıcıları da memur edebilir.

Mahkeme dosyalarını incelemek isteyen müfettiş veya her hangi salâhiyetli bir memur önce bu yoldaki vazife ve salâhiyetini reis veya hâkime bildirmesi gerekir.

Reis veya hâkimin haberi olmadan kalem şefi mahkeme evrakını kimseye gösteremez.

Aynı Yönetmeliğin 37 nci maddesinin 1 inci fıkrasında da “İş sahiplerinin her türlü istemlerinin imzalarıyla tevsiki gerekir”

Hükümlerine yer verilmiştir.

Bu yasal düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde;

Avukatların vekaletnameleri bulunan dava dosyalarından belge veya zabıt örneği alabilmeleri için dilekçe ile müracaat etmeleri gerektiğine dair kanun ve yönetmeliklerde açık bir hüküm bulunmamakla birlikte, yukarıda değinilen hükümler çerçevesinde bu hususun tamamen mahkeme başkanı veya hakiminin takdir ve yetkisinde olduğu; kalem hizmetlerinin mahkeme başkanı veya hakiminin denetimi altında yürütülmesi, buna bağlı olarak da kalem hizmetlerinin kanun ve yönetmelik hükümlerine uygun şekilde yürütülmesinden, aynı şekilde dava dosyalarının korunmasından, tertip ve düzeninden mahkeme başkanı veya hakiminin amir sıfatıyla sorumlu olması nedeniyle, mahkeme başkanı veya hakiminin dava dosyalarından kimlerin ne şekilde belge örneği aldıklarından bilgisi olabilmesi, kalem personeli üzerindeki denetim ve gözetim görevinin yerine getirilebilmesi açılarından, avukatların belge ve zabıt örneği taleplerinin dilekçe ile yapılmasının daha uygun olacağı düşünülmektedir.

            Bilgi edinilmesini ve keyfiyetin adı geçen Avukata duyurulmasını rica ederim.



                                                                                                                                   
                                                                                                                                   Genel Müdür






kovuşturma aşamasında dosyadan örnek talebi

  ……. ……… CEZA MAHKEMESİ SAYIN BAŞKANLIĞI’NA



DOSYA NO :201../……….. E.



SANIK :

MÜDAFİ :Av.



KONUSU : Dosyada bulunan tüm evraklardan birer suretin duruşma tarihinden önce tarafımıza verilmesi talebini kapsar.

AÇIKLAMALAR :

1- Sayın mahkemenin talebi üzerine CMK 150. maddesi uyarınca İzmir Barosu tarafından …../……/ 2011 tarih ve 2008………….. sayılı onayla sanık ………… …………..'a müdafi olarak atanmış bulunmaktayım.


2- Bilindiği üzere Anayasa’nın 36. maddesi Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” düzenlemesini içermektedir.


3- Avrupa İnsan hakları sözleşmesinin 6/1. maddesine göre ise; “Herkes, ……. gerek cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir.”


4- Yine aynı sözleşmenin 6/3-b-c maddesine göre ise; Her sanık en azından,
“…..
b- Savunmasını hazırlamak için gerekli zamana ve kolaylıklara sahip olmak;

c) Kendi kendini savunmak veya kendi seçeceği bir savunmacının yardımından yararlanmak ve eğer savunmacı tutmak için mali olanaklardan yoksun bulunuyor ve adaletin selameti gerektiriyorsa, mahkemece görevlendirilecek bir avukatın para ödemeksizin yardımından yararlanabilmek haklarına sahiptir.



5- Avrupa insan Hakları Mahkemesi bir çok kararında savunmayı hazırlamak için gerekli kolaylıklara sahip olmak hakkının dava evrakına ve delillere ulaşabilme hakkını da kapsadığını açıkça dile getirmiştir. 


6- Yine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin birçok kararında da yalnızca bir müdafiin hukuki yardımına başvurmuş olmanın yeterli olmadığı verilen hukuki yardımın etkin ve yeterli bir hukuki yardım olması gerektiğinin de altı çizilmiştir. Bu konudaki gerekli tedbirleri almanın ise yargı mercilerinin sorumluluğunda olduğu belirtilmiştir. 


7- Etkin ve yeterli bir hukuki yardımın temel koşulu ise görevlendirilen avukatın dosyada mevcut suçlamaya dayanak teşkil eden belgelere ve delillere ulaşabilmesi ve bu delil ve belgeleri ayrıntısıyla inceleyebilecek fırsata sahip olmasından geçmektedir.


8- Unutmamak gerekir ki, dosyada bulunan belge ve delillere ulaşabilmek müdafi/vekil açısından bir hak olarak düzenlenmiştir. Nitekim CMK 153. maddesi bu hakkı açıkça tanımlamış ve 4. fıkrasında yer alan Müdafi, iddianamenin mahkeme tarafından kabul edildiği tarihten itibaren dosya içeriğini ve muhafaza altına alınmış delilleri inceleyebilir; bütün tutanak ve belgelerin örneklerini harçsız olarak alabilir.” şeklindeki hükümle iddianamenin kabulünden sonra yalnızca dosyadaki belgelere değil aynı zamanda tüm delillere ulaşabilme hakkına sahip olduğunu açıkça hükme bağlamıştır. Aynı maddenin 5. fıkrası ise aynı hakkın mağdur vekili yönünden de geçerli olduğunu hükme bağlamıştır.


9- Dosyada bulunan evraklardan suret almak avukat açısından aynı zamanda bir sorumluluktur da. Avukatlık Kanununun 2. maddesine göre “yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı” temsil ettiği belirtilen avukatlar, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 34. maddesine göre de “... yüklendikleri görevleri bu görevin kutsallığına yakışır bir şekilde özen, doğruluk ve onur içinde yerine getirmek ve avukatlık unvanının gerektirdiği saygı ve güvene uygun biçimde davranmak ve Türkiye Barolar Birliği’ nce belirlenen meslek kurallarına uymakla yükümlüdürler.”


10- Bu kurala uygun davranmayan avukat, Avukatlık Kanununun 62. maddesi yollamasıyla TCK’ nun 257. maddesi uyarınca sorumlu olacaktır.


11- Keza Avukatlık Kanununun 134. maddesinde yer alan “Avukatlık onuruna, düzen ve gelenekleri ile meslek kurallarına uymayan eylem ve davranışlarda bulunanlarla, mesleki çalışmada görevlerini yapmayan veya görevinin gerektirdiği dürüstlüğe uygun şekilde davranmayanlar hakkında bu Kanunda yazılı disiplin cezaları uygulanır.” hükmü karşısında da ayrıca disiplin cezası uygulanması riskiyle karşı karşıya kalacaktır.


12- İzmir Baro Başkanlığının 26.07.2011 tarih ve 45/50 sayılı kararı ile de yukarıda açıklanan durumlar tespit edilerek “CMK 150. maddesi gereğince yapılan müdafi/vekil görevlendirmelerinin temel amacının savunma hakkının ve adil yargılanma hakkının sağlanması olduğu gerçeğinden hareketle;
Görevlendirilen avukatların Adil Yargılanma Hakkı ve Avukatlık Kanunu’na uygun olarak görev yapabilmesinin ön koşulunun dava evraklarının alınması olduğunun altı çizilerek,
Aksi davranışın;
  • CMK gereğince müdafi/vekil görevlendirilmesinin ruhuna ve silahların eşitliği ilkesine de aykırı olacağı,
  • Avukatın etkin ve yeterli bir hukuki yardımda bulunmasını engelleyeceği,
  • Yasa ve TBB meslek kurallarına aykırılık oluşturacağı ve,
  • Bu yönüyle de avukatlık mesleğinin onuruna ve saygınlığına uygun düşmeyeceği düşüncesiyle,
CMK gereğince görev almakta olan müdafi/vekillere bu hususa dikkat etmeleri gerektiğinin bildirilerek,


CMK gereğince görevlendirilen dosyalarda öncelikle;
  • dosyadaki evraklardan birer suretin bedelsiz olarak verilmesinin mahkemelerden yazılı olarak talep edilmesi,
  • dosyalardan suret verilmesine ve CMK gereğince görevlendirilen vekil veya müdafiin CMK gereğince yapmak zorunda kaldığı diğer işlemlere ilişkin giderlerin yargılama giderinden sayılmak üzere mahkemece sarf kararına bağlanması gerektiğinin bildirilmesi,
  • dosyadaki evraklardan birer suretin bedelsiz olarak müdafi/vekile verilmesine kadar savunma görevinin yapılamayacağının verilecek dilekçelerde açıkça belirtilmesinin gerektiği,
  • Yazılı talebe rağmen dosya fotokopisinin kendisine verilmediği durumlarda müdafi/vekilin görevini gerektiği gibi yapma koşulları bulunmadığı gerekçesiyle görevi iade etmesinin baromuzca “haklı nedenle çekilme” olarak değerlendirileceği ve bu nedenle müdafiler aleyhine herhangi bir işlem tesisi yoluna gidilmeyeceğinin müdafilere duyurulmasına, ... ” karar verildiği bildirilerek bu karar CMK gereğince görev yapan müdafi ve vekillere duyurulmuştur.


SONUÇ VE İSTEM : Açiklanan durumlar karşısında;


Yasaya ve TBB meslek kuralarına uygun; etkin ve yeterli bir savunma yapabilmem ve yargılamanın doğru ve güvenli bir şekilde, adalete ve hakkaniyete uygun olarak yürütülmesinin temini amacıyla;


Anayasa'nın 36 ve 90 maddesinin son fıkrası, AİHS 6. maddesi, Avukatlık Kanunu'nun 2, 34, 62 ve 134 maddeleri, CMK'nun 150. ve 153. maddeleri, Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Alma Yönetmeliği'nin 22. maddesi, Cumhuriyet Başsavcılıkları ile Adli Yargı ilk Derece Mahkemelerinin Kalem Hizmetlerinin Yürütülmesine Dair Yönetmelik'in 45/2 maddesi gereğince; kovuşturma dosyasının bir örneğinin (fotokopisinin), duruşma tarihi beklenmeksizin, bedelsiz olarak tarafıma verilmesi için gereğinin yapılmasını,


Ekli İzmir Barosu Yönetim kurulu kararı gereğince evraklardan birer suret verilmemesi halinde görevimi gerektiği gibi yapma koşulları bulunmadığından ve bu koşullarda tarafımdan etkin ve yeterli bir hukuki yardım sunulamayacağından görevden çekileceğimin bilinmesini sanık müdafii olarak talep ederim. Saygılarımla...


Sanık ………………………….
Müdafii
Av. ……………………………..

anayasaya aykırılık iddiası içeren temyiz dilekçesi


YARGITAY ( ) CEZA DAİRESİNE
GÖNDERİLMEK ÜZERE
İZMİR ÇOCUK MAHKEMESİ YARGIÇLIĞI’NA

-Anayasaya Aykırılık İtirazı Var-
DOSYA NO : ....../ ....... Esas
....../ ....... Karar
TEMYİZ EDEN
SUÇA SÜRÜKLENEN ÇOCUK :
MÜDAFİİ : Av.
SUÇ :
SUÇ TARİHİ :
KARAR TARİHİ :
TEBELÜĞ TARİHİ :
KONU : İzmir Çocuk Mahkemesi'nin ......./...... Esas – ........./....... Karar Sayılı......... tarihli kararın bozulması istemi ve 6217 sayılı Yasanın 13. maddesinin uygulanması açısından ANAYASA’YA aykırılık iddiamızı ve Anayasa Mahkemesi’nde görülmekte olan Eskişehir Çocuk Mahkemesi 2009/760 E. Ve 2011/311 K. Sayılı dosyasının BEKLETİCİ MESELE yapılmasını içeren dilekçedir.

USULE İLİŞKİN TALEPLERİMİZ:

1-14.04.2011 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 6217 sayılı Yargı Hizmetlerinin Hızlandırılması Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun 13.maddesi ile ceza yargılamasında temyiz başvurularını temyiz harcı yatırılması şartına bağlı tutmuştur.

2-Anayasa'nın; "Hukuk devleti" (AY, m.2), "Kanun önünde eşitlik" (AY, m.10), "Anayasa'nın bağlayıcılığı ve üstünlüğü" (AY, m.11/2), "Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması" (AY, m.13), "Hak arama hürriyeti" (AY, m.36) ve "Milletlerarası andlaşmaları uygun bulma" (AY, m. 90) maddelerine aykırılık taşıyan, 14.04.2011 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 6217 sayılı Yargı Hizmetlerinin Hızlandırılması Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun 13. maddesi aşağıda sunacağımız nedenlerle Anayasa'ya aykırıdır. Şöyle ki;

3-Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin; her sanık en azından aşağıdaki haklara sahiptir şeklindeki düzenlemenin 6/3-c maddesi, "Kendi kendini savunmak veya kendi seçeceği bir savunmacının yardımından yararlanmak ve eğer savunmacı tutmak için mali olanaklardan yoksun bulunuyor ve adaletin selameti gerektiriyorsa, mahkemece görevlendirilecek bir avukatın para ödemeksizin yardımından yararlanabilmek;” olarak açıkça belirtilmiştir.

4-Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi madde 3-1
“Kamusal ya da özel sosyal yardım kuruluşları, mahkemeler, idari makamlar veya yasama organları tarafından yapılan ve çocukları ilgilendiren bütün faaliyetlerde, çocuğun yararı temel düşüncedir.” Görüşü esas alınarak, aynı sözleşmenin 40-2. v) “Ceza yasasını ihlâl ettiği sonucuna varılması halinde, bu kararın ve bunun sonucu olarak alınan önlemlerin daha yüksek yetkili, bağımsız ve yansız bir makam ya da mahkeme önünde yasaya uygun olarak incelenmesi” şeklindeki düzenlemeyle temyiz hakkını asgari güvence olarak belirlemiştir. Aynı güvence AİHS de ve buna bağlı olarak AİHM’nin birçok kararında da yer almaktadır.
Aynı sözleşmede Bu amaçla ve uluslararası belgelerin ilgili hükümleri göz-önünde tutularak Taraf Devletler özellikle, şunları sağlarlar:” diye başlayarak 40/2-ii maddesnde, "Haklarındaki suçlamalardan kendilerinin hemen ve doğrudan doğruya; ya da uygun düşen durumlarda ana-babaları ya da yasal vasileri kanalı ile haberli kılınmak ve savunmalarının hazırlanıp sunulmasında gerekli yasal ya da uygun olan başka yardımdan yararlanmak” olarak açıkça belirtilmiştir. 40/2 iii) maddesinde “Yetkili, bağımsız ve yansız bir makam ya da mahkeme önünde adli ya da başkaca uygun yardımdan yararlanarak ve özellikle çocuğun yaşı ve durumu göz önüne alınmak suretiyle kendisinin yüksek yararına aykırı olduğu saptanmadığı sürece, anne-babası veya yasal vasisi de hazır bulundurularak yasaya uygun biçimde adil bir duruşma ile konunun gecikmeksizin karara bağlanmasının sağlanması;” nı güvence altına almıştır.

5-Anayasa m.90/son uyarınca usulüne uygun olarak yürürlüğe girmiş olan sözleşmeler ile ulusal mevzuatın temel hak ve hürriyetlere ilişkin hükümleri arasında bir çelişki olması durumda ulusal makamlar konuyla ilgili uluslar arası sözleşme hükmünü uygulamakla yükümlüdürler.

6-Yukarıda belirtilen Çocuk Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi dışında ayrıca Pekin Sözleşmesi uyarınca çocuklar yargılama sırasında almış oldukları hukuki yardıma ilişkin ücret ödeme yükümlülüğü altına sokulamazlar.

7-Anayasa’nın 36.maddesi hak arama hürriyeti başlığı ile herkesin adil yargılanma hakkına sahip olduğu kuralını getirmiştir. Herhangi bir kısıtlama ve engellemeye bağlanmadan herkese tanınmış olan bu hak yalnızca yargılama aşamasının adilliğini değil ve fakat kararın infazına kadar geçen tüm sürecin adilliğini ifade eder. Mahkemelerce verilen kararların hukukilik denetiminin sağlanması ise adil yargılanma hakkının ayrılmaz bir parçasıdır.

8-6217 sayılı yasa yargı hizmetlerini hızlandırmak gerekçesiyle, Anayasa ile güvence altına alınmış ilkeleri ve uluslararası sözleşmelerle belirlenen evrensel hukuk ilkelerini yok sayan bir düzenleme getirmiştir. Yargı hizmetlerini hızlandırmak ne kadar devletin sorumluluğu ise aynı zamanda kişilerin hak arama ve adalete erişim haklarının korunması için gerekli tedbirleri almak da o derece devletin sorumluluğudur. Bu nedenlerle; Temyiz harcını karşılayabilecek ekonomik olanağa sahip olmayan kişi için yasa yoluna gitme imkanını kaldırmak çağdaş insan hakları ve özgürlükleri fikri ile çelişen, kabul edilemez bir durumdur.
9-Bu nedenle Ceza yargılamasında temyiz harcını karşılayamadığı için yerel mahkeme kararının hukukilik denetimini gerçekleştiremeyen suça sürüklenen çocuk için hak arama özgürlüğünü ortadan kaldıran bu uygulama Anayasa’nın ihlali anlamına gelmektedir.

10-6217 sayılı Yasanın 13. maddesi yukarıda bahsetmiş olduğumuz nedenlerle Anayasanın 36. maddesine (adil yargılanma hakkı) ve Anayasanın 13.maddesi (Sınırlamanın Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz) hükümleri ile çelişmektedir.

11-CMK’nın 5560 sayılı kanunla değişik 150. maddesi incelediğinde aşağıdaki kişilere avukat tayini kendi iradelerine bakılmaksızın zorunludur:
a-18 Yaşını doldurmamışlar
b-Sağır ve dilsizler
c-Kendini savunamayacak derecede malul olanlar
d-Alt sınırı 5 yıldan fazla hapis cezası gerektiren suçlar

12-Görüldüğü üzere CMK’nın 150. maddesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesi altında (özellikle 3. paragrafında) düzenlenen adil yargılanma hakkının gerektiği şekilde yerine getirilmesini amaçlamıştır.

13-Dolayısıyla toplumun daha fazla korunmaya ihtiyacı olan kesimlerinin hukuk ve sosyal devlet olma ilkesinden de yola çıkılarak ücretsiz hukuki yardımdan yararlanmaları amaçlanmıştır.

14-Üstelik getirilen düzenlemede uygulamada yaratacağı sorunlar ise tümüyle göz ardı edilmiştir. Bilinmelidir ki; 6217 sayılı yasanın -en azından- kendisine CMK kapsamında müdafi/vekil görevlendirilmesi talep edilen kişilerin temyiz taleplerinde uygulanması fiilen mümkün değildir.

15-Bilindiği üzere CMK kapsamında müdafi ve vekil görevlendirilmesine ilişkin uygulama “Ceza Muhakemesi Kanunu Gereğince Müdafi ve Vekillerin Görevlendirilmeleri ile Yapılacak Ödemelerin Usul ve Esaslarına İlişkin Yönetmelik” hükümleriyle belirlenmiştir.

16-Söz konusu yönetmelikte herhangi bir ödenebilir gider tanımına yer verilmemiştir. Yönetmelik 4. maddesinde yer alan ücrete ilişkin düzenlemede ise “10/2/1954 tarihli ve 6245 sayılı Harcırah Kanunu hükümleri uyarınca mutat olan taşıta göre gerçek masraf üzerinden yapılan zorunlu yol giderlerini, acele ve zorunlu hâllerde ise, bu Yönetmeliğin 11 inci maddesinde sayılan mercilerin kabulü üzerine mutat taşıt dışındaki araçlarla yapılan zorunlu yol giderlerini” karşılanabilir gider olarak belirlemiştir.

17-Bu nedenle; Avukat yardımından yararlanma olanağı bulunmadığı ve yasal şartları buna uyduğu için kendisine Barodan avukat görevlendirilmesi talebinde bulunan kişilerden mahkeme tarafından verilen kararın temyizi için yönetmelikte bile tarif edilmeyen bir gider/harç talep edilmesi, CMK kapsamında müdafi/vekil görevlendirmesi sisteminin özüne aykırı bir uygulamadır.

18-Hem Avukatlık Kanunu, Hem Avukatlık Meslek Kuralları ve hem de CMK Yönetmeliği gereğince, Baro tarafından görevlendirilen avukat, üzerine aldığı görevi hüküm kesinleşene kadar sürdürmek zorundadır. Bu zorunluluk aleyhe olan hükümlerin temyizini de kapsar. Sanık adına bir kısım harcamaların yapılması ise avukatın görevleri arasında değildir.

19-Avukatın görevi olmadığı hususu bir yana bırakıldığında bile, Müdafilere ödenen ücretin komikliği ve ödeme zamanlarının uzunluğu ve yönetmelikle zorunlu yol gideri dışında avukatın yapacağı hiçbir giderin karşılanmayacağı şeklindeki hüküm karşısında temyiz harcının temyiz talebinde bulunan müdafi tarafından karşılanmasını beklemek de mümkün değildir.

20-Kamu adına dava açtıktan sonra hiçbir kabulü olmadığı halde bir kişiyi ceza yargılamasına muhatap kıldıktan sonra verilen kararın hukuka aykırılığı iddiasını Yargıtay’a taşımak isteyen sanığa masraf/harç mecburiyeti yüklemek ise ceza yargılamasında adalete erişimin engellenmesi anlamına gelir ve ceza yargılamasının “herkes kesinleşmiş bir mahkumiyet kararı ile mahkum edilmedikçe masum sayılacağı” ilkesinin ruhuna aykırıdır. Adaletin hızlandırılması gerekçesi ile dayatılmak istenen aslında adalete erişimin engellenmesidir.

21-Ceza Muhakemesi Kanununda şüpheli veya sanığın savunma hakkını daha güvenli ve etkin kullanabilmesi, şayet bu hakkı kullanabilecek durumda değilse, bu kez savunma hakkının kamusal görev üstlenen kişilerce kullanılabilmesini sağlamak üzere güvence niteliğinde hükümler getirildiği, bu bağlamda Kanunun 150. maddesinin birinci fıkrasında, müdafii seçebilecek durumda olmadığını belirten şüpheli veya sanığın istemi halinde savunma için kendilerine müdafii görevlendirilmesine olanak sağlandığı, ikinci fıkrasında da, bazı kişilerin kendilerini yeterince savunamayacakları düşüncesinden hareketle, müdafii bulunmayan şüpheli veya sanığın; çocuk, kendisini savunamayacak derecede malul veya sağır ve dilsiz olması halinde, istemleri aranmaksızın bunlara bir müdafii görevlendirilmesi ilkesinin benimsendiği, aynı Kanunun 324. maddesinde, harçlar ve tarifesine göre ödenmesi gereken avukatlık ücretleri ile soruşturma ve kovuşturma evrelerinde yargılamanın yürütülmesi amacıyla Devlet Hazinesinden yapılan her türlü harcamalar ve taraflarca yapılan ödemelerin yargılama giderlerinden sayılacağının hükme bağlandığı, yine benzer biçimde Ceza Muhakemesi Kanunu Gereğince Müdafii ve Vekillerin Görevlendirilmeleri ile Yapılacak Ödemelerin Usul ve Esaslarına İlişkin Yönetmeliğin 8. maddesinde, Ceza Muhakemesi Kanunu gereğince barolar tarafından görevlendirilen müdafii veya vekile tarife gereğince ödenen meblağ ile zorunlu yol giderlerinin yargılama giderlerinden sayılacağının belirtildiği, Kanunun 325. maddesinde ise, cezaya veya güvenlik tedbirine mahkûm edilmesi halinde bütün yargılama giderlerinin sanığa yükleneceği kuralının getirildiği, öte yandan Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90/son maddesinde, usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümlerinin esas alınacağının ifade edildiği, Devletimiz tarafından kabul edilen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin dürüst yargılanma haklarının asgari şartlarını gösteren 6. maddesinin (3-c) bendinde de, şüpheli veya sanığın <müdafi tutmak için mali olanaklardan yoksun bulunması ve adaletin selametinin de gerektirmesi halinde mahkemece görevlendirilecek bir avukatın yardımından ücret ödemeksizin yararlanabilme hakkı>nın bulunduğunun açıklandığı, iç hukukumuzda ve tarafı bulunduğumuz Sözleşmede mevcut bu ilkeler karşısında, AİHS’nin temel hakka ilişkin hüküm içeren 6. maddesinin, iç hukukumuzda aynı konuda yasa ve yönetmeliklerle getirilen ve yukarıda işaret edilen düzenlemelere nazaran öncelikle uygulanması gerektiği, o nedenle kendisini yeterince savunamayacağı yasada karine olarak öngörülüp adaletin gerçekleşmesi bakımından savunması için kendisine müdafi görevlendirilen şüpheli veya sanığın, mahkumiyeti halinde diğer yargılama giderlerinden sorumlu tutulması mümkün ise de, hükmün verildiği tarihte müdafi tutmak için gerekli mali olanaklara sahip bulunduğunun saptanamaması halinde, Yönetmelik ve Tarife gereği müdafie ödenen veya ödenecek olan ücretin kendisinden tahsiline olanak bulunmadığı, bu itibarla onsekiz yaşını bitirmeyen sanığın savunması için yasa gereği görevlendirilen müdafie ödenen ücretin kişisel geliri saptanamayan sanıktan tahsil edilemeyeceği gözetilmeden, sanığa yüklenen yargılama giderlerine bu ücretin de dahil edilmesi, (T.C. YARGITAY 9. Ceza Dairesi Esas: 2008/19581 Karar: 2010/12260 Karar Tarihi: 07.12.2010)

22-Yine Ceza yargılamasına ilişkin yargılama giderleri CMK 324/4 gereğince İcra iflas Kanunu gereğince yerine getirileceği ve CMK 325/4 maddesi gereği cezaya ilişkin hükümlerin kesinleşmeden infaz olunamayacağı açıkken yargılama giderlerinden olan temyiz harcının peşin olarak alınması ceza yargılamasında adalete erişimin engellenmesidir.

23-Bununla birlikte, kanun yollarına başvuru sonucunda giderleri düzenleyen CMK 330/1 maddesi "Kanun yollarından birine başvuran taraf, bu başvurusunu geri almasından veya başvurunun reddolunmasından ileri gelen giderleri öder. Kanun yollarına başvuran Cumhuriyet savcısı ise, sanığın ödemek zorunda bulunduğu giderler Devlet Hazinesine yükletilir." şeklindedir. Kanun yoluna başvuran savcının temyiz harcının Devlet Hazinesince karşılanacak olması hem "masumiyet" hem de diğer bir ceza yargılaması ilkesi olan "SİLAHLARIN EŞİTLİĞİ"ne dolayısıyla Anayasa'nın 10. maddesine aykırıdır.
24-Bu yönüyle 6217 sayılı Yasanın 13. maddesi; adalet ve hukuki güvenlik duygularını sarsmakta ve hukuk devleti ilkesine aykırılık taşımaktadır

ESASA İLİŞKİN TALEPLERİMİZ:

........

.......

.......

SONUÇ VE İSTEM:

Yukarıda sunulu ve resen tespit edilecek nedenlerle;

1-14.04.2011 tarihli 6217 sayılı yasanın 13. Maddesinin Anayasa'nın 2., 10., 13., ve 36. maddelerine aykırı olması nedeniyle dava dosyasının İptali istemiyle ANAYASA MAHKEMESİNE gönderilmesine karar verilmesini ve karar verilinceye kadar temyiz süresinin saklı tutulmasını,

2- Eskişehir Çocuk Mahkemesi’nin 2..../......E. ve 2011/ ....... K. Sayılı dosyası, 6217 sayılı yasanın 13. maddesinin Anayasa’ya aykırı olduğu iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne gönderilmiş olup, bu durumun BEKLETİCİ MESELE yapılmasına karar verilmesini,

3-Usul, yasa ve ilgili uluslararası sözleşmelere aykırı olan mahkumiyet kararının sanık lehine bozulmasını;

4-Temyiz talebimize konu kararın verildiği dosyada mahkemenizin talebi üzerine İzmir Barosu Başkanlığı tarafından görevlendirilmiş bulunduğum, CMK kapsamında müdafi ve vekil görevlendirilmesinin “Ceza Muhakemesi Kanunu Gereğince Müdafi ve Vekillerin Görevlendirilmeleri ile Yapılacak Ödemelerin Usul ve Esaslarına İlişkin Yönetmelik” e tabi olduğu ve Yönetmelik’in 4.maddesinde ise “10/2/1954 tarihli ve 6245 sayılı Harcırah Kanunu hükümleri uyarınca mutat olan taşıta göre gerçek masraf üzerinden yapılan zorunlu yol giderlerini, acele ve zorunlu hâllerde ise, bu Yönetmeliğin 11 inci maddesinde sayılan mercilerin kabulü üzerine mutat taşıt dışındaki araçlarla yapılan zorunlu yol giderleri”nin karşılanabilir gider olarak belirlendiği,

Müdafi tarafından böyle bir giderin karşılanmasının mümkün olmadığı düşünülerek,
Yasal mesleki sorumluluk gereği süresi içerisinde mahkemenize ibraz edilen temyiz talebimizin kabulüne karar verilmesini,
Doğası ve Usulü gereği kendiliğinden Avukatın hukuki yardımına erişemeyecek durumda olduğu ve yasal şartları buna uyduğu için kendisine Baro tarafından ücretsiz olarak avukat görevlendirilmesi talebinde bulunan kişilerden mahkeme tarafından verilen kararın temyizi için harç talep edilmesi, CMK kapsamında müdafi/vekil görevlendirmesi sisteminin özüne aykırı bir uygulama olduğu ve 6217 sayılı yasanın kendisine CMK kapsamında müdafi/vekil görevlendirilmesi talep edilen kişilerin temyiz taleplerinde uygulanması mümkün olamayacağı ve CMK kapsamında yapılan görevlendirmelerin temyiz harcına tabi olamayacağını düşündüğümüzden temyiz dilekçemizin harç istenmeksizin kabul edilerek Yargıtay’a gönderilmek suretiyle Yargıtay tarafından bu konuda bir karar verilmesinin sağlanmasını,

5-Tüm taleplerimizin reddi ve 6217 sayılı yasanın CMK kapsamında kendisine müdafi/vekil görevlendirilen kişilerin temyiz taleplerine de uygulanacak olması halinde ise;

Baro tarafından görevlendirilen avukatın temyiz talebine ilişkin harcı ödemesi konusunda yasal bir yükümlülüğünün bulunmadığını,
CMK görevlendirmelerinde tüm masraf ve giderlerin savcılık tarafından ödeneceğine ilişkin mevzuat gereğince talep edilecek temyiz harcının YARGILAMA GİDERLERİNE eklenmek üzere Cumhuriyet Başsavcılığından istenmesini,

6- Son olarak ise yine tüm taleplerimizin reddi halinde CMK gereğince görevlendirilmiş olduğum müvekkile ulaşmam mümkün olmadığından, Mahkemece harcın ödenmesi konusunda müvekkile bilgi verilmesi ve harç tamamlanana veya bu konudaki ihtar sonuçlanana kadar temyiz süresinin saklı tutulmasını

7-………………………………………………………….

8-………………………………………………………….

9-......................................................................................
.......... olarak dileriz.


SUÇA SÜRÜKLENEN ÇOCUK

MÜDAFİİ/VEKİLİ